3 Temmuz 2014 Perşembe

Yüzlerde Yansıyan Toplum: Nuri İyem Resmi


Toplumsal Gerçekçi bir Ressam          

Anadolu kadınlarının belki de en bilinen ressamı Nuri İyem, 1915’te İstanbul’da doğar. Çocukluğunu babasının görevi nedeniyle Anadolu’da geçirir. Ablasının vefatıyla İstanbul’a döner ve üniversiteye kadar olan eğitimine bu şehirde devam eder. Türk Resminin ve Erken Cumhuriyet Dönemi’nin önemli isimlerinden Nazmi Ziya’nın teşebbüsüyle Güzel Sanatlar Akademisi’nin orta bölümüne kaydını yaptırır ve Akademi’nin yüksek bölümünü birincilikle bitirir.    

Resme ilgisi çocukluk yıllarında kömür kalemlerle yaptığı desenlerle başlayan Nuri İyem; Akademi’de okuduğu süre boyunca Nazmi Ziya, Hikmet Onat ve İbrahim Çallı atölyelerinde çalışmış, aynı yıllarda bir başka hocası Ahmet Hamdi Tanpınar’la olan yakınlığı sanatını farklı bir boyutta etkilemiştir. Evin İyem’in ifadesiyle “onun Türkiye’ye özgü, modernlikle yerelliği birleştirdiği bir sanat anlayışını benimsemesini sağlayan” bu dostluk, toplumsal gerçekçiliği portre figürlerle yansıtmaya belki de en önemli itici güçtü, sembolizmi anlatılmak isteneni ifade etmek için bir araç olarak kullanan…

Anlatım dili olarak Sembolizm

Sembolizm bir araçtı Nuri İyem’in resim dilinde imlemek istediğini anlatmak için.  Sembolizmin - bir nesne aracılığıyla başka bir nesneye, konuya, kavrama gönderme yapma sanatının – İyem resmine yönelmesinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’la olan bu iletişiminin etkisi açıktır.

Gerçekten de resim ve edebiyat ne kadar da birbirine yakın iki sanat! İkisi de keşfeder; yalnız birisi kalem kullanır, diğeri boya. 

Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde “saatler” aracılığıyla toplumun denge ritmini sembolize etti.

İyem de “portreleri” aracılığıyla, ancak özelde Anadolu toplumunun denge ritmini.

Minik bir parantez açmak gerekirse; Fındıklı’daki Akademi binasında, kırklı yıllarda plastik sanatlar ve edebiyat fakülteleri yan yanaydı. Türk resminin ilk sanat galeristlerinden Meldâ Kaptana’nın Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm isimli kitabından öğrendiğimize göre bin dokuz yüz kırklarda Akademi’de nesir ve desen arasında son derece yoğun bir iletişim vardı. Yazım ve çizimde Türk sanatının önemli isimleri haline gelecek birçok ünlü yazar ve ressamın Fındıklı’daki söz konusu dostluklardan, bilgi alışverişinden etkilendikleri ve sanatsal kimliklerini bu doğrultuda oluşturdukları gözlenir.                      

Nuri İyem’in plastik düzlemdeki anlatım nesnesi, biraz daha açarsak, çeşitli ifadelerdeki yüzler, özellikle Anadolulu kadın yüzleriydi. Anlattığı; Anadolu halkının acıları, sevinçleri, hüzünleri, özlemleriydi bu portrelerle…

Anlatım hedefi olarak Ezilen Anadolu

Gerçekten de sanatçı, yüzlerce portresinde Anadolu halkının özellikle kadınının yaşam iklimini yansıtmayı/anlatmayı hedefledi. Anadolu insanının gerçekliğini o iklimin kadın portreleriyle ifade etmeyi nasıl tercih etti peki? Bir başka anlatımla neden sembol olarak “Anadolulu kadın portreleri”ni seçti sanatçı?

Bu noktada çok sevilen ve genç yaşta vefat eden bir ablanın büyük önemi var. Evin İyem konuyu şöyle anlatıyor: “Nuri İyem kadın portrelerine yönelmesinin ilk çıkış noktası olarak ablasıyla olan ilişkisinden söz ederdi. Sıtma geçirdiği bir dönem, günaşırı gelen nöbetlerden uyandığında ablasının onunla ilgilendiğinden ve karşılaştığı yüzün ablasının yüzü olduğundan. Ancak bu hikâye, tüm bu resimlerin sadece başlangıç noktası. Nuri İyem’in resimlerindeki başlıca konunun kadınlar olması Nüvit Özdoğru’nun dediği gibi kadınların sömürülmesi. Nüvit Özdoğru ‘’Dünden Yarına Nuri İyem’’ kitabında İyem’in kadın portrelerini şöyle anlatır: ‘Nuri İyem simgeyi (sembolü) etkili kullanmış. Melek yüzlü Anadolu kızları var; resim baştan başa karanlık. Bir kız var: Granit: Göğe doğru bakıyor, anıtsal. Neredeyse gerçeküstü (sürrealist) diyeceğiniz bir büyük kadın başı var: alnı yeşil… Çayır gibi… Gözleri gül… Ama bir daha bakınız, bir daha… O gözler uyanıyor.’

Evin Sanat Galerisi’nde kayıtlı yüzlerce resmin çoğunluğu bu toplumda değişik sebeplerden dolayı travmalar yaşamış ve yaşayan kayıt dışı kadınlarımızdır. Seçme ve seçilme hakkını birçok ülkeden önce Atatürk sayesinde elde etmiş olmalarına karşın kadınlarımız fabrikalarda, evlerde, tarlalarda, toplumun en ezilen, en sömürülen kesimidir.”

Nuri İyem Soma’yı nasıl resmederdi?

Hepimizi derinden yaralayan Soma Faciası gerçekleştikten birkaç gün sonra aklımda bu acının plastik yüzeyde nasıl yansıtılabileceği sorusu uçuşmaya başlamıştı. Zihnime önce Picasso’nun Guernica’sı düştü; bizden de Nuri İyem’in portreleri.

Kendisi aramızda olsaydı bir çırpıda tuvalinin karşısına geçer ve Soma’da eşini, çocuğunu, kardeşini kaybeden annelerin, evlatların, eşlerin ifadelerini boyamaya çalışırdı sanıyorum. Hepsi de muhteşem olurdu.

Ama ben olsam sanatçının sağlığında resimlediği ve geçtiğimiz aylarda yayımlanan Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 101 Portre kitabının kapağındaki ‘’Çığlık’’ portresini seçerdim bu acıyı yansıtmak için.

Evin Sanat’ta kayıtlı travmatik yüzlerce “yüz” ve “Çığlık” eserine ilişkin Ümit İyem’in, Anadolu’da sıklıkla yaşanan felaketlerden yola çıkarak yapılan sembolik bir resim kimliğiyle, yaşanan sıkıntıların karşısında Anadolu insanın çaresizliğine, sömürülmesine, kadının ezilmişliğine bir isyan ve bir çığlık niteliğindeki tanımı, yeterli bir neden bu çalışmanın Soma acısının ifadesi olması için…

 

22 Mayıs 2014 Perşembe

Gerçek, Algı ve Çeşitleme: Naile Akıncı Resmi


Türk resim sanatının mihenk taşlarından Naile Akıncı, geçtiğimiz ayın ilk günlerinde, 91 yaşında aramızdan ayrıldı. Desenlerin yolculuğunda yetmiş beş yıl geçiren ressam ardında özgün desen kimliğini yansıtan çok zengin bir koleksiyon bıraktı. Belirli bir konu üzerine farklı plastik yorumlamaları içeren bu koleksiyonla Naile Akıncı, gerçeği kendi algısıyla çeşitleyerek klasikle soyutu birleştirdi.                                  

Desene yalnızca araçtı konu…

Tuvalle ilgilenen çoğu kişi Naile Akıncı’yı Eyüp semtinin ressamı olarak tanır. Evet, Eyüp’le ilgili eserler üretmiştir sanatçı; bu semtle ilgili, Eyüp Çeşitlemeleri isminde hatırı sayılır desenler çizmiş, hatta eserlerinin çoğunun konusu ve fonunu Eyüp oluşturmuştur; ayrıca pek tabii ki ressamın en bilinen eserleridir Eyüp Çeşitlemeleri.

Ancak çok az kişi bu semtin, ressamın, aynı coğrafya üzerinde geliştirdiği farklı desen arayışlarına konu olmaktan öteye gitmediğini bilir. Gerçekte Eyüp, Naile Akıncı’nın desenleri için nefis bir konu olmaktan öteye gitmiyordu. Eyüp farklı desenler ve renklerde çoğaltacağı muhteşem bir konuydu Akıncı için ve ressam bu semte olan sevgisini Akademi’de hocası olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dan almıştı.          

Piyer Loti’ye çıkıp fırçasını eline aldığında, Eyüp görünümünü farklı tuvallerde farklı plastik tatlarla desenlemeyi hedefliyordu Naile Akıncı. Ve aynı görünümle ilgili farklı plastik tatlar, bir başka ifadeyle işlerin kendini tekrarlamaması, ressamın, desenlediği ortamla ilgili kendi özgün algısını tuvale katmasıyla mümkündü büyük ölçüde. Belirli bir coğrafi parçanın farklı tuvallerde çeşitlenirken tekrara düşmemesi, Levent Çalıkoğlu’nun deyimiyle, ressamın “ancak kendi duyumsayış modelini üreterek parçası olduğu dünyanın içerisine nüfuz edebilmesi” ve ayrıca “Doğu kaynaklı bir çeşitleme (tenevvü) anlayışını” benimsemesiyle olasıydı. 

İlgisini çeken bir konu ve bu konu üzerine bitip tükenmek bilmeyen çeşitlemelerden bahsediyoruz. Tuvalin konusuna gerçek dersek, bu konuyu/gerçeği desenlemeye yönelen özgün bir algıdan söz ediyoruz.

Gerçeğin algısal çeşitlemeleri

Konu/Gerçek, Naile Akıncı’nın eserlerinde çoğu kez İstanbul’un Eyüp semti olmasının yanında, sonraları Bebek semti, daha sonraları ise Marmara ve Ekinlik Adaları olarak kendini gösterir. Eyüp, Bebek, Marmara ve Ekinlik Adaları ressamın desenlerinde çeşitlenmiş, tek bir konuya/gerçeğe dair Naile Akıncı’nın özgün algılamaları ortaya çıkmıştır. Akıncı her ne kadar bir doğa ressamı olsa da aynı konuyu farklı tuvallerde çeşitlerken ışıktan çok desene önem verdiği için izlenimci değildir.

Evin İyem, Naile Akıncı’nın “plastik kaygıların ön planda olduğu yapıtlarında önce desen ve kompozisyonu, daha sonra da rengi sanatının temel taşları” olarak gördüğünü ifade ederek ressamın “Peyzaj Ressamı’’ hatta daha özelleştirilerek ‘’Eyüp Ressamı’’ olarak tanınmasına karşın aslında konunun onun için hep ikinci planda olduğuna” işaret eder.      

Desenleri planlarken Akademi’deki hocası Zeki Kocamemi’den Paul Cézanne’a evrilen bir biçim anlayışında olan ressamda az önce ifade ettiğimiz gibi konu her ne kadar bir araç olsa da ele aldığı coğrafyaların farklı zamanlarda farklı resimsel tatlarda çeşitlenmesi o coğrafyanın tarihini ortaya çıkarıyor olabilir mi?

Bir bakıma evet. Bunun nedeni; sanatçının zamana ilişkin eklektik tutumunun eserlerine yansıması. Eserlerinde zamanın bugüne uzanan boyutlarını da vurgulamayı istemiştir Akıncı; bununla birlikte içinde yaşadığı çağın ressamı olduğunu da unutmaz. Geçmişi içeren ve farklı zaman dilimlerini bugünde yansıtan bir zaman anlayışı… Bu nedenle ressamın bıraktığı resim mirası üzerinden İstanbul’daki kentsel değişime, Evin İyem’in deyişiyle “özellikle Eyüp ve Haliç peyzajlarıyla yarım asırlık bir kentsel değişime tanık olmamız mümkün.”

Naile Akıncı ve Evin Sanat Galerisi

Levent Çalıkoğlu’nun ifadesiyle, resim yolculuğu boyunca “tek bir coğrafi kesit içerisinde çoğalmayı önemseyen” Naile Akıncı’nın Evin Sanat Galerisi’yle birlikteliği 2000 yılında başlamış. Evin İyem bu süreci şöyle anlatıyor:

Ayça Güzel:      Evin Sanat Galerisi ile Naile Akıncı birlikteliği nasıl gelişti?

Evin İyem:       Evin Sanat Galerisi bildiğiniz gibi anlaşmalı sanatçılarına sergi açıyor. Sanatçılarının yurtiçi ve yurtdışı sergilerinden, tanıtımlarından sorumlu oluyor. Ancak Naile Hanım’la farklı çalıştık. 2000 yılında Naile Akıncı’nın tüm sanatsal meseleleriyle ilgilenen oğlu Avukat Cengiz Akıncı ile annesinin İstanbul’daki tüm sanat etkinlikleriyle ilgilenmek üzere anlaştık. 2012 yılına dek altı kişisel sergisini açtık. Türkiye’nin diğer illerinde de olmak üzere 45 karma sergimizde eserlerini sergiledik. Tüyap’taki sanat fuarlarına birlikte katıldık. 2003 yılında Tüyap’ın Onur Sanatçısı ödülünü aldı. 2005 yılında galerimizde gerçekleşen sergisiyle Sedat Simavi Ödülleri Görsel Sanatlar Ödülü’nü kazandı.

Ayça Güzel:     Sanatçının Türk resmine katkısı sizce nasıl olmuştur?

Evin İyem:       Naile Hanım, Türk Resmi’nde çok önemli bir peyzaj ustasıdır. Ben Türk Resminin önemli kadın sanatçısı sıfatını benimseyemedim, çünkü sanatçıların kadın ve erkek olarak sınıflandırılmasını doğru bulmuyorum. Kadın sanatçı olmanın tek farkı, bir de evlenip çocuk sahibi olursanız resim yapmak için erkeklerden daha fazla çabalamak ve ödün vermek zorunda olmak maalesef. Eşiniz destek olsa bile (ki ben buna Nasip ve Nuri İyem ilişkisinde tanık oldum) ‘’çoluk çocuk’’ her zaman kadının sorumluluğunda. Bu nedenle Naile Hanım’ın hemcinslerine örnek olmasına çok saygı duyuyorum.

Ayça Güzel:     Akıncı’nın vefatı Türk resmi için nasıl bir kayıptır?

Evin İyem:       Naile Hanım’ın 70 yılını aşan sanat yaşamında Türk Resmi’ne çok değerli eserler bıraktı. Onun kadar üretken ve dirençli bir sanatçıya sahip olmak Türk Resmi’nin bir kazancıdır. Vefatı Türk Resmi için çok büyük bir kayıptır ancak nerdeyse yaşamının son anına kadar resim yapmaya devam edebilmesi tesellimizdir.

Ayça Güzel:     Naile Hanım’ın resim mirası genç Türk ressamına nasıl bir izlek oluşturur?

Evin İyem:       Naile Akıncı’nın hem iki çocuk yetiştirip, hem maddi olarak ailesine katkıda bulunmak için resim öğretmenliği yapıp yine de resminden hiç ödün vermeden 70 yıl üretmesinden daha önemli bir izlek olabilir mi?


Ayça Güzel
İstanbul Art News
Mayıs 2014

6 Kasım 2013 Çarşamba

“5 ŞEHİR”DE OYUN


2013 yılı temasını “Şehir ve Oyun” olarak belirleyen İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, 30 Ekim-5 Kasım tarihleri arasında gerçekleşiyor. Bu yıl beşincisinin düzenlenecek olduğu, Türkiye’nin bu tek uluslararası edebiyat festivalinde, kurgunun mihenk taşı oyunun edebiyat düzlemindeki görünümleri; İstanbul, Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara olmak üzere yine “5 Şehir”de okur ve yazarla buluşacak.

Yaşamla İçiçe Geçmiş bir Yapı: Oyun
Oyun, modern edebiyatın vazgeçilmezlerindendir; Eski Yunan edebiyatından Latin edebiyatına, Latin edebiyatından İngiliz, İtalyan ve Fransız edebiyatlarına, neredeyse tüm yazınların edebî kurgularının içinde oyun vardır. Oyunu aslında sadece Avrupa edebiyatının içerisinde değerlendirmek doğru değil; aksine tüm dünya edebiyatlarının vazgeçilmezi oyun… Nedeni, Doğu’dan Batı’ya yazınsal ifadenin onunla başlamış olması…
Oyunun şarkı ve danslar eşliğinde gerçekleşen ilk örnekleri, Yunan ozanlarının şarkımsı şiirlerinin tiyatro ve kurgusal romana evrildiği uzun bir yolun başlatıcısı olmuş ve bu yol yaşam dinamiklerine farklı açılardan tuttuğu aynalarla, insanlığın tüm edebiyat yolculuğunu oluşturmuştur. Bu yüzden oyunun yaşamla iç içe geçtiğini, aslında edebiyatın da oyunun ta kendisi olduğunu söylemek yanlış olmayabilir.               
Belki de bu nedenle İTEF-Tanpınar Edebiyat Festivali, 2013 yılı temasını Oyun ekseninde belirledi ve “Oyun”u “Şehir”le birleştirdi… 

Şehirle Oyun Oynamak
ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da yazarla okuru, yazarla yazarı ve yazarla edebiyat dünyasını bir araya getiriyor. Kalem Telif Hakları Ajansı’nın fikir önderliğinde, Kalem Kültür Derneği’nin organize ettiği ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali; Türk Edebiyatını dünya yayıncılığına etkili biçimde tanıtma fikrinden hareketle, İstanbul’un geniş kapsamlı uluslararası bir edebiyat festivaline duyduğu özlemin bir İstanbul yazarı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’dan alınan ilhamla birleşmesi sonucu 2009 yılında hayata geçirildi.
Beş yıl içinde; şehirle insan, şehirle korku gibi kavramları birbirine yakınlaştırarak edebiyat ortamında kalıcı sorular soran ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, bu yılın “Şehir ve Oyun” temasıyla, yine yalnızca Türk edebiyatını dünya edebiyatıyla değil, dünya edebiyatını da Türk edebiyatıyla 15 ülkeden 50’yi aşkın yazar aracılığıyla tanıştırıyor; İstanbul, Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara’da bizleri tadına doyulmaz bir edebiyat şölenine davet ediyor.
Konuya ilişkin diğer detayları ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin kendi dilinden dinliyoruz: 
Melike Ayça Güzel: Bu yılın Festival teması “Oyun”u nasıl açıklarsınız?
ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali: Oyun dilden kurguya, toplumsal-siyasi yaşantımızdan şahsi ilişkilerimize genellikle diyaloğun olduğu her alanda mevcut. Tanpınar’ın eserlerinde oyun kavramının izini sürmek de mümkün ve yakın zamanda akademisyen Seray Şahin’in bu konuda bir çalışması yayınlandı. Festivalin temasını bu çalışmadan bağımsız olarak belirlemiştik; fakat Tanpınar’ın eserlerinin oyun açısından yorumlandığı bu metne referans veriyoruz. Bundan başka, oyuncaklı edebiyatlara, okur ile yazarın arasındaki çekişmeye ve teslimiyete, oyun-sever anlatı stratejilerine ve temalara da değineceğiz.
Melike Ayça Güzel: “Oyun ve Şehir”in, önceki dört yılın ITEF-Tanpınar Edebiyat Festivallerinden farkı neler?
ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali: Her yıl festival kapsamında çeşitli projelerimizi gerçekleştiriyoruz. Bu yılki “çılgın” projemiz yazar Alberto Manguel ile Tanpınar’ın izinde Beş Şehir’e gideceğimiz edebiyat turu… Manguel, Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabını okudu ve kendisine yaptığımız teklifi kabul etti. Manguel, modern edebiyatımızın kurucusu Tanpınar’a saygı duruşu niteliğinde bir kitap da kaleme alacak; İstanbul, Bursa, Konya, Erzurum ve Ankara ile ilgili izlenimlerini kitaplaştıracak. Kitap, 2014’ün sonlarında Manguel’in yayıncısı Yapı Kredi Yayıncılık tarafından yayınlanacak. Bunun dışında; İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “Yazarlar Okullarda” projesine, bu yıl “Festival Yazarları ile Yabancı Yazarlar Okullarda” konsepti ile dahil olacağız. İTEF’in yabancı yazarları, 9 ilçedeki devlet okulu öğrencileriyle buluşacak. Biz genç jenerasyonları okumaya ve en çok da yazmaya teşvik etmek istiyoruz, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile paylaştığımız bu ortak amaç; Çatalca, Beylikdüzü, Güngören gibi kültüre erişimi kısıtlı olabilecek ilçelerdeki öğrencilerin, Maltalı, Norveçli, Hollandalı, vs. yazarlarla buluşmasının önünü açtı.
Melike Ayça Güzel: İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, alanındaki saygınlığını her geçen gün pekiştirmekte… Dünyadaki diğer edebiyat festivallerinden ayrılan yönleri neler olabilir?
ITEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali: İTEF’i tasarlarken yurtdışındaki başarılı örneklerini izledik ve çeşitli konseptleri kendi edebiyat sahnemize uyarlamanın yollarını araştırdık. Bunu yaparken fark ettiğimiz; edebiyat festivallerinin genelde yazarla okuru bir araya getiriyor oluşuydu. İTEF’te biz yazarla okurun buluşması kadar, yazarlarla yazarların buluşmasını ve global yayıncılık sektörünün diğer aktörlerinin de bir araya geleceği bir platform oluşturmayı önemsiyoruz. Bu nedenle halka kapalı olarak yaptığımız, yalnızca arzu eden yazarların katıldığı Yazarlar Buluşması’nı ve bir fellowship programı olan İTEF-Profesyonel Buluşmalar Programını da organize ediyoruz. Yazarlar Buluşması’nda festival yazarları bir yuvarlak masa etrafında mesleki deneyimlerini paylaşıyorlar ve festivalin bir sonraki yılki teması üzerine beyin fırtınası yapıyorlar. Bu buluşmalardan çıkan notlar çok çeşitli ülkelerden, kültürlerden ve arka planlardan gelen çağrı yöntemiyle belirlediğimiz 10 kişilik bir yabancı yayıncı, festival organizatörü, edebiyat fonu yöneticisi grubunu İstanbul’daki yayıncılık dünyası ile tanıştırdığımız iki günlük bir program.
Kalem Telif Hakları Ajansı’nın bir organizasyonu olan İTEF, tam anlamıyla bir takım çalışması. İşbirliği ya da daha doğrusu dayanışma içinde bulunduğumuz pek çok kurumdaki çalışma arkadaşlarımız hem entelektüel, hem lojistik, hem de moral anlamında festivale katkıda bulunan, akıl danıştığımız kişiler olarak İTEF ailesini oluşturuyorlar. Ana destekçimiz geçtiğimiz yıldan bu yana Vehbi Koç Vakfı. Vakfın İTEF’e katkısı, festivalin boyutlarının ve ufkunun genişlemesine olanak sağlıyor. Festivalin orkestra şefi yani direktörü Mehmet Demirtaş, genel koordinatörümüz Nermin Mollaoğlu; etkinlik koordinasyonunu Fatma Cihan Akkartal yürütüyor. Fakat en büyük destekçilerimiz genellikle üniversite öğrencilerinden oluşan İTEF gönüllüleri. Ofiste ve festival etkinlikleri sırasında elimiz, ayağımız, gözümüz ve kulağımız sevgili gönüllülerimiz!

Melike Ayça Güzel           



                                 

  



2 Kasım 2013 Cumartesi

Naomi "Bir Budalanın Aşkı"

Resim yazısı ekle

“5 ŞEHİR”DE NE KADAR OYUN OYNAYABİLİRİZ? - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali 2013

“5 ŞEHİR”DE NE KADAR OYUN OYNAYABİLİRİZ?

Güze eriştiğimiz şu günlerde, Türkiye’nin tek uluslararası edebiyat festivali İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali, 2013 yılı festivalinin hazırlığı içerisinde… 30 Ekim – 5 Kasım tarihleri arasında, İstanbul, Erzurum, Konya, Bursa ve Ankara’da edebiyat dünyasıyla buluşacak olan İTEF; bu yıla özgü temasını “Şehir ve Oyun” olarak belirledi. Bu bahar beşincisinin kutlanacağı Festival, oyunun kurgu ve şehirle olan birlikteliğini inceliyor, tartışıyor ve düşündürüyor; bizleri yine İstanbul ve Tanpınar’ın cazibesine bırakarak…

Ünlü yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Doğu ve Batı’yı evrensel değerlerde birleştiren düşün ve yazın anlayışı… İstanbul’un tam da bu değerleri yansıtan kimliği… Türk Edebiyatını dünya sahnesine tanıtma… Yazarla okuru, yazarla yazarı, yazarla edebiyat sektörünü bir araya getirme… Yaşamın kendisi olan edebiyata ilişkin güncel sorular sorma… Birbirine geçen girift şekiller gibi, edebiyatı Doğusundan Batısına okuma, hemhal etme…

İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nden bahsediyoruz. Türk yazarını dünya yayıncılığına profesyonel olarak tanıtma fikrinden doğan, Kalem Telif Hakları Ajansı’nın fikir önderliği ve Kalem Kültür Derneği’nin organizasyonuyla 2009 yılında yaşama geçirilen İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali; bu tarihten itibaren her yıl yazarlar, ajanslar, çevirmenler, gazeteciler, yayıncılar, edebiyat fonu yöneticileri ve elbette her yaştan okuru edebî şemsiye altında bir araya getiriyor.

İstanbul’un geniş çaplı uluslararası bir edebiyat festivaline duyduğu özlem, Ajans’ın misafir olduğu ülkelerde Türk Edebiyatını her fırsatta anlatıyor olması ve geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki konuk ülke sıfatı, Festival’in gerçekleştirilmesine yön veren önemli kilometre taşlarından. İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’ni takım çalışmasına önem veren yaklaşık 10 kişilik bir çekirdek ekip yürütüyor; Mehmet Demirtaş direktör koltuğunda, ekibinin ifadesiyle festivalin “orkestra şefi”, Nermin Mollaoğlu festivalin genel koordinatörü, Fatma Cihan Akkartal festival etkinliklerinin yöneticisi… Ancak elbette ki yanlarında çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan hatırı sayılır bir gönüllü grubu var ve onlarla beraber Festival’e fiilen emeği geçen kişilerin sayısı otuz beş kırk kişiyi buluyor.      

Ana desteklerini, 2012’den itibaren Vehbi Koç Vakfı üstlenmiş; Vakfın İTEF’e katkısı, Festival’in ufkunun ve boyutlarının genişlemesine olanak veriyor. Her yıl festivallerini belirli temalar çerçevesinde düzenliyor İTEF Ekibi. Örneğin geçtiğimiz yılın, 2012’nin teması “Şehir ve Korku” olmuş; önceki yılın teması ise “Şehir ve İnsan”. Bir de her yıl, belirlenen tema ne olursa olsun, uygulamaya koydukları bazı “klasik” etkinlikler var; bunlardan biri yazarların çocuklarla biraraya gelmesi. Bir diğeri ise yazarlarla yazarların buluşturulması. Halka kapalı olarak yapılan, sadece arzu eden yazarların katıldığı Yazarlar Buluşması ve bir fellowship programı olan İTEF-Profesyonel Buluşmalar Programı, festival yazarlarının bir yuvarlak masa etrafında deneyimlerini paylaştıkları ve festivalin bir sonraki yılki teması üzerine tartıştıkları çok ilginç bir deneyim.

Bunun dışında; yazar okumaları, söyleşiler, interaktif edebiyat projeleri ve yazarların profesyonel edebiyat dünyasının aktörleriyle buluşturulması İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin her yıl gerçekleştirdiği etkinlikler…

2013 yılı için İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali
Az önce ifade ettiğim “klasik etkinliklerin” yanı sıra İTEF, “Şehir ve Oyun” olarak belirlediği 2013 yılı festivaline, aralarında Alberto Manguel, Antonia Michaelis, Barbara Stok, Selma Lonning Aaro ve Eva Petric gibi yabancı yazarların bulunduğu 40’ı aşkın yerli ve yabancı yazarı davet etmiş. Her zaman olduğu gibi edebiyatın çocukla olan birlikteliğine yine çok önem veriyor bu yılın Festival programı. Bu doğrultuda İTEF yazarları, “Şehir ve Oyun”da, İstanbul’un 9 ilçesindeki öğrencilerle buluşacak ve Festival boyunca 100’ü aşkın etkinlik çocukla yazarı aynı ortama taşıyacak.

Gerçekten de, festivalin kimliğinde, çocuklara yazarlar aracılığıyla ulaşma, çocukları has edebiyattan haberdar kılma, çocukları bilinçli okuryazarlığa ve nihayet bilinçli edebiyat yazarlığına yönlendirme en önemli hedeflerden. Bu hedefe en azından bir başlangıç İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün işbirliğinde çocukla yazarı biraraya getiren “Yabancı Yazarlar Okulda” projesi…

2013 yılı için olan İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin bir diğer farklı etkinliği ise “Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir” etkinlikleri. Kanadalı yazar Alberto Manguel’in, Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul ve Bursa olmak üzere Türkiye’nin beş şehrine yapacağı ziyaret daha sonra Manguel’in kendi “Beş Şehir” denemesini yazmasıyla ivme kazanacak ve bu deneme daha sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanacak. Bilindiği gibi, söz konusu şehirler, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”inde de yer alıyordu ve tam da bu nedenle Alberto Manguel’in gezi rotasını oluşturdu.

Avusturya Kültür Ofisi’nin Türkiye’de kuruluşunun 50. yılı kutlamaları kapsamında Avusturya Edebiyatı’nın yakın plana alınması, 2013 İTEF-İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nin odak noktalarından. Oyuncaklı edebiyatlar, okur ile yazar arasındaki çekişme ve teslimiyet eşliğinde, Oyunun kurguyla olan birlikteliğinin, Festival’in temel çerçevesi olduğunu unutmadan…         

Melike Ayça Güzel

Aydınlık Kitap, 2013         

17 Haziran 2013 Pazartesi

Cansen Ercan ve Hakan Cingöz Resminde Estetik



Estetik, sanat eserlerinin varoluş ölçüsüdür. Bir başka anlatımla, sanat verimini güzel, değerli ve kabul edilebilir kılan ölçü, estetiktir. Estetiğin ne olduğu tartışmaları neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Sanat yapıtlarındaki güzel, değerli ve kabul edilebilir üzerine sayısız yorum, eleştiri kuramlarını oluşturmaktadır.



Sanat yapıtlarının değerini belirlemede ilkin, eserlerin dış dünya ile olan ilişkisine bakılmış; tuvalde görünenin, çevresindeki ideal olanı yansıtmadaki başarısının eserin değerine işaret ettiği düşünülmüştür. Dış dünyayı yansıtan eser, içeriğinde, iyi bilgiyi aksettirmeli; ahlâk, politika ve psikoloji gibi konularda izleyiciyi doğru yola götürmelidir. Bu durumda estetik unsur, eserin yansıttığı konunun incelenmesiyle değerlendirilir.



Rönesans Dönemi'nde ortaya çıkan romantizmle ise şiir, resim ve edebiyatta anlatımcı bir dönem başlar. Sanat eserinin değerini, sanatçının iç dünyasının aktarımında arayan bu bakış; estetik olanla duyguları bir araya getirir. Bu noktada, bir tuval ressamı ya da roman yazarının kişisel geçmişi ve deneyimleri, üretisinin estetik değerinin belirlenmesinde önem kazanır; bu deneyimleri izleyiciye/okura ne ölçüde hissettirdiği de ayrıca değer haline gelir.



Yirminci yüzyıla yaklaşıldığında ve bu yüzyıl içinde; Yeni Eleştiri, Yapısalcılık ve Alımlama Estetiği görülür. Bu kuramların Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık olmak üzere ilk ikisinde, inceleme esere yönelir; biçimsel nitelikler değer ifade eder. Biçimsel nitelikler eserin teması, nesneleri, simgeleri, desen örgüsü ve anlatımıdır ve bütün bunların başarısı, incelenen eserin estetik değerini belirler. Yalnız Yapısalcılık bu biçimsel değerler ardındaki genel sistemi arar.



Alımlama Estetiğinde ise okur, daha doğrusu eser ile okur arasındaki işbirliği önem kazanır. Sanat eseri ve okuru/izleyicisi arasında bir alışverişi zorunlu kılan modern metinler, gerek resimde gerek edebiyatta olsun, sanatçıyla okurun, esere birlikte anlam verdikleri bir süreci gösterir.


Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğindeki günümüz yapıtları, biz yapıt okuyuculara, bir tek estetik kurama indirgenmeyecek kadar çeşitli estetik ölçülere sahip modern tuval/yazım örnekleri sunuyor elbette.



Bu nedenle; tuvallerinin estetik değerleri, bu yazımızın konusunu oluşturan Cansen Ercan ve Hakan Cingöz'ün sanatını tek bir estetik kuramdan incelemek yanlış olabilir. Çeşitli estetik ölçüleri bir araya getiren eklektik bir yaklaşım, Ercan ve Cingöz'ün eserlerindeki güzellikleri daha iyi anlamamızda bize yardım edebilir.



“Herkes Hayal Kurar1”



Evin Sanat Galerisi'nde, 2011 yılında düzenlenen ikinci kişisel sergisinde söze bu cümleyle başlıyor Hakan Cingöz: “Bütün kalpler hayal kurar. Gözler ne kadar açık olursa olsun, içinde uyuyan kalpler vardır.”



Bu cümle sanatçının resme bakış açısını tanımlıyor ancak tümünü yansıtmıyor. Zengin bir iç dünyanın varlığı, özlenen bir durumun beklenişi ya da hatırlanışı, cümleden çıkarılabilen yetkin bir sonuç olsa da özlenen durumun ne olduğu sezdirilmiyor ki aslında bu, eserlerin büyük bir bölümünün incelenmesi en azından görülmesiyle sezilebilen bir durum.



Cingöz'ün eserlerine daha bir eğildiğimizde, eserlerin büyük bir bölümünde, özlenen bir geçmişin izleyiciye sezdirilmeye çalıştığı söylenebilir. Figürlerin olmazsa olmazlar olarak belirdiği tuvalleri; otoportrelerinden insan portrelerine, farklı insan hallerinin, özlemin kimi zaman umutla birleştiği ruh dünyalarının sezilmesinde aracı oluyor.



Neyin özlendiği, daha doğrusu figürlere sinmiş melakolik ruh halinin neden kaynaklandığı, ressamın yetmişli yılların sonlarına doğru dünyaya gelmesi, seksenli ve doksanlı yıllarda ilk gençliğini geçirmiş olmasıyla anlaşılabilir bir bakıma. 1977'de İstanbul'da doğan Hakan Cingöz genel olarak, seksen ve doksanların yaşam örgüsüyle iki binli yılların kaotik yaşam akışı arasında şıkışan biz otuz beş yaş sonrası kuşağın kişisel ve toplumsal sorunlarını aktarıyor aslında. Apolitik, bireysel; teknolojiye yakın ama çocukluğundaki saklambaç oyunlarını da unutmayan bir neslin kimi açılardan kimliksiz, sancılı geçiş ve özleyiş süreçlerini anlatıyor.



Figürlerde sezilen boşluk, bunalım ve sıkıntının, seksenli yıllar kuşağının eğilim gösterdiği 'hüznü sevme' halinin aktarılmasında etkili olduğunu ifade etmek ve resimlerde görülen melankolinin olumsuz anlamda ele alınmadığını belirtmek isteriz. Melankolik tavır, hem bir ölçüde kimlik sıkıntısı çeken bir neslin duygularını aktarmada önemli bir araç hem de Rönesans devrinin klasik ressamlarını kimi yönleriyle takip eden Hakan Cingöz'ün pentür dilini oluşturmada kilit bir vurgu.



Gerçekten de Cingöz, Akademi'de aldığı resim eğitimi boyunca klasik ressamların, özellikle Rembrand'ın resim dilini çok iyi öğrenmiş ve klasik bilgileri kendi pentür dilinde olumlu bir biçimde uyarlamıştır. Karanlığın kullanımı, ışığın belirli noktalarda yoğunlaşması, koyu ve yoğun bir anlatım biçimini büyük ölçüde teatral bir görünüme büründürmüştür. Öyle ki, birkaç figürün bir araya geldiği tuvallerinde, kişilerin bakışlarından jestlerine tüm beden dilleri, belirli sahnesi anlatılan bir tiyatro oyununu akla getirmektedir.


Resimlerde insanı içine çeken bu teatral ortam ve betimlemelerin, ressamın çok yetkin desen bilgisiyle başarıya ulaştığını da söylemek gerekiyor. İzleyicisini tümden itmeden onun esere anlam vermesine olanak tanıyan anlatımcı bir üslûbun, başarısı çok belirgin bir desen diliyle kendini ifade etmesi özellikle önemli...



Hakan Cingöz, biraz daha yakından.



Hakan Cingöz 1977 İstanbul doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi ya da bilinen ismiyle Akademi'nin Resim Bölümü'den 2004 yılında mezun oldu, aynı üniversitede litografi öğrendi ve Resim Bölümü'nde yüksek lisans derecesi aldı. 2007'de Nuri İyem Resim Ödülü'nü kazandı, o tarihten itibaren Evin Sanat Galerisi'nde 2009 ve 2011 yılları olmak üzere iki kişisel sergi açtı. Pek çok karma sergiye de katılan Hakan Cingöz çok büyük ölçüde yağlıboya ile çalışmakta ve Evin Sanat Galerisi'nde Aralık 2013'te açılması planlanan üçüncü kişisel sergisinin hazırlıklarını sürdürmektedir.



Bir tiyatro ya da roman kahramanı gibi tuvallerinde görülen figürler, bireyin çeşitli ruh hallerini; bilinçaltı vurguları, sembolizm, melankoli ve şiirsel üslûpla aktarıyor. Figüre eğilen, özellikle de portreye önem veren Hakan Cingöz'ün eserlerinin küçük ama önemli bir bölümü Eyüp ve Haliç manzaralarını içermekte. Bu resimler de desen ve anlatım bakımından güçlü ve belki de sanatçının önümüzdeki dönemde daha fazla eğileceği anlatımlardan...



“Resmin bir matematiği var”



Estetik bir değere ulaşmak için resmin yüzeyinin nasıl planlanacağı biçimsel bir sorundur. Bu her ne kadar tüm ressamları ilgilendiren bir konu olsa da desen araştırmalarını sanat çabasının eksenine alan sanatçılar için daha elzemdir.





Ressam Cansen Ercan'ın resimleri böyle bir çabanın, düzenli bir desen arayışının yetkin ürünleri... Plastik dokuyu konunun önüne alan tuvalleri, yatay ve dikey çizgilerin oluşturduğu çeşitlilik açısından son derece orijinal bir tuval yelpazesini okuyucuyla buluşturuyor. Eserlerinde seçtiği yatay ve dikey desenlemelerin, manzaralar ve portreler olmak üzere iki temel konuya gittiği söylenebilir; ancak bu konular desenlerin doğal bir sonucu olarak çıkıyor bir ölçüde. Resim yüzeyindeki plastik fonksiyonun konuyu belirlediği, konunun çizgiden sonra oluştuğu, eserler dikkatle incelendiğinde kendini gösteriyor.



Plastik değerlerinin resmin konusunu daha sonra da o konunun duygusunu belirlemesi, Cansen Ercan'ın resimlerinin büyük ölçüde biçimsel bir bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini akla getiriyor. Resme 'resim' tarafından bakan, çizginin sınırlarında yapabileceklerini bıkıp usanmadan araştıran Ercan'ın eserleri, çizgilerin doğurduğu anlamı da okuyucuya gümüş tepside sunmuyor; ekspresyonist ve özellikle ilk dönemde daha kübist bir görünüm sergileyen desenler; anlamlarının anlaşılmasında izleyicilerinden de çaba bekliyor.



Gerçekten de biraz öteden bakıldığında manzara/kent çeşitlemeleri ve farklı insan portreleri olarak görünen bu çalışmalar, yaklaşıldığında son derece detaylı bir çizgi araştırmasının sonuçları ve konunun desene hizmet ettiği çok rahat anlaşılabiliyor. Ressamın izleyiciden istediği de tam bu yönde şekilleniyor; bekliyor ki izleyici konudan uzaklaşıp desenin içine girsin, resimdeki nesnelerin resimsel değerlerini fark etsin ve nesnelerin sırf estetik değerleri için resim içinde olduklarını algılasın, nesnelerin oluşturduğu duygulara sonra geçsin. Bu, bir ölçüde resim sanatını biraz bilen ve soyutlamayı seven bir izleyici gözünü gerektiriyor.



Resmin kendi içinde bir matematiği olduğuna inanan Cansen Ercan'a yirminci yüzyıl resmi, zengin ifade olanakları vermiş. 1958 Kars doğumlu sanatçı, 1982'de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nden mezun oldu. Daha sonra Akademi'nin Resim Bölümü'nde okumaya başladı, Neşet Günal – Neş'e Erdok atölyesine devam etti ve 1987'de buradan da lisans derecesi alarak yüksek lisans çalışmalarına başlayarak 2010 yılında master derecesini almaya hak kazandı.



Resmin kendi içindeki matematiğinin biçimsel dengeyle verilebileceğine inanan resimlerini anlamaya giden yol eserlerin tekniğini anlamaktan geçiyor. Resim yüzeylerinde belirli bir konuya yelken açan nesneler ve bunlar arasındaki bağlantı eserlerdeki estetiğin yakalanmasında kilit konumda. Gerçekten de nesnelerin yatay ve çizgilerle oluşturduğu uyum, ressamın bilinçli seçtiği grileştirilmiş renk skalasıyla birleşince, ortaya son derece yetkin sanat örnekleri çıkıyor.



Resimlerinde kullanılan renkleri incelediğimizde; ressamın kendi sözcükleriyle, bilinçli olarak 'grileştirilmiş' dedi; çünkü sanatçı renkleri saf halleriyle kullanmıyor. Resim atmosferinde grileştirilmiş renk skalasına büyük önem veren Cansen Ercan'ın eserlerindeki desenler; bu grileştilmiş renk tonlarıyla öne çıkıyor, ressamın vurgulamak istediği biçim etkisini, konudan çok çizgiyi, bir füzen kalemin oluşturduğu etkili etkiyi anımsatırcasına güçlendiriyor, vurgulu hale getiriyor.


Gerek akriliklerinde, gerekse de çok başarılı olduğu pastel resimlerinde söz konusu tonlamayı kullanması Cansen Ercan'ın desenlerinin temelinde olan matematiksel sistemi izleyiciye ayrıca hissettiriyor..



Üslûp açısından eserlerinde son yıllarda daha çizgi ağırlıklı bir resim dili benimsenmiş, öğrenciliğinde daha eğilimli olduğu lekeci biçimleme yerini 2000'lerden sonra daha net bir anlatıma bırakmıştır. Ancak eski ve yeni resimlerinde değişmeyen bir şey var; o da Ercan'ın desenlerinde kendini saklaması. Kendini hiç tanıtmadan yalnızca deseni izleyicinin önüne koyuyor ve çizgileriyle modern resmin güzelliğini bir kez daha hissettiriyor.



Figüratif görünen ama aslında oldukça soyut olan bu resimler, duygudan yoksun olmayan 'akılcı' desenlerin birlikteliği....



Sergileri üzerine:



Cansen Ercan 1989'dan itibaren çok sayıda karma ve kişisel sergiye katıldı ve son kişisel sergisini Aralık 2012'de Evin Sanat Galerisi'nde açtı. 4 Aralık'ta başlayan ve 5 Ocak tarihine kadar uzatılan sergideki resimleriyle ilgili sanatçı şunları söylüyor:


“Resimlerimi gözden geçirdiğimde, yalın biçimlerle kurulu kompozisyonlarımın sakin atmosferlerinin gri ve grileştirilmiş paletle desteklendiğini görüyorum. Birçok işimde çizginin hakim olduğunu, çizgilerin yoğunlaşarak ya da ayrışarak biçimi oluşturduğunu, aynı zamanda resim yüzeyine dinamizm kazandırdığını söyleyebilirim. En öznel damarın, gündelik yaşam içinde anlamını bulan, sanatçının en yalın ve taze, dokunulmamış yanının, desen çizmek esnasında ortaya çıktığını düşünüyorum.”



********


Evin Sanat Galerisi'nin iki önemli ressamı Hakan Cingöz ve Cansen Ercan'ı incelemeye çalıştığımız yazımızda, makalenin başında yer alan soruya verilecek yanıt genel olarak, hayal ve aklın her ikisinde de kendine özgü dilde bulunan estetiğin, Cingöz ve Ercan resimlerinde tutarlı ve yetkin ölçüde yer aldığıdır.





Melike Ayça Güzel
Sanat Dünyamız 
Mayıs-Haziran 2013








1Hakan Cingöz, 2011.

Cansen Ercan 












Hakan Cingöz



14 Haziran 2013 Cuma

2013 Nuri İyem Resim Ödülleri

Samimiyetsizliğe verilen plastik bir tepki

Toplumsal tepkinin uzunca aradan sonra kendini yeniden gösterdiği umutlu, bir o kadar da heyecanlı günler yaşıyoruz. On beş günü geride bırakan Gezi Parkı Direnişi, içerdiği diğer olumlu anlamların yanı sıra, tepki gösterenlerin çoğunluğunun, çoğu zaman apolitik olmakla suçladığımız gençler olması ve onların -yeni farkettiğimiz- filozof duruşlarını yansıtması açısından da öğretici oldu.

Gerçekten de Gezi Parkı’nda bilmediğimiz bir gençlikle tanıştık. Sanıldığından daha çok düşünen, merak eden, tepki veren... Tepkisiz seksenlere inat, doksan kuşağı çok güçlü geliyor; ayaklarını yere basa basa, güldür güldür... 

“Düşünen, merak eden ve tepki veren” bu yeni nesil, sadece Gezi Parkı’nda değil, sadece İstanbul’da da değil... Düşüncelerini üretileriyle dışavuruyor, tepkilerini eserleriyle gösteriyorlar. Onlardan biriyle, Hayriye Diliuzun’la, Nuri İyem Resim Ödülleri Töreni’nde tanıştım.               

****

Nuri İyem Resim Ödülleri’nin bu yıl sekizincisi düzenlendi. Evin Sanat Galerisi, her yıl geleneksel olarak gerçekleştirdiği Nuri İyem Resim Ödülleri’nin 2013 yılı sonuçlarını, 13 Haziran Perşembe günü Bebek’teki galerisinde düzenlediği törenle sanatseverlere açıkladı. Okullu ya da alaylı, her yaştan sanatçının katılabildiği yarışmaya gönderilen eserlerin, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış, sergilenmemiş ya da yayımlanmamış olması gerekiyordu.

Yarışmanın bu yılki profiline baktığımızda, 131 ressamın 186 resimle katıldığını ve sanatçıların çoğunun üniversitelerin Güzel Sanatlar Bölümü öğrencileri olduğunu görüyoruz. Aralarında Mimar Sinan, Marmara, Eskişehir Anadolu ve Onsekiz Mart gibi isimlerin yer aldığı, toplam 22 farklı üniversite var katılımcıların okumakta olduğu...

Yarışma sonucunda 186 resmin 29’u sergilenmeye karar verildi ve aralarından biri 2013 Nuri İyem Resim Ödülü’nü kazandı: “Hemen Yanındaki” isimli eseriyle Hayriye Diliuzun.

****

Düşünen, merak eden ve tepki veren bir genç Hayriye Diliuzun. Bu, röportajın daha ilk anlarında fark ediliyor. Zeki, akıllı, gözleri çakmak çakmak. Sakin görünümünün arkasında heyecanlı, sesli, sözünü sakınmayan bir kişiliği olduğu belli.

1990 doğumlu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi. Düşüncelerini, meraklarını, tepkilerini ortaya koymada resmi bir ayna konumunda. “İnsanın samimiyetsiz tarafı”, yansıtmak istediği temel konu eserlerinde. Göründüğü gibi olmama, kendini olduğundan farklı gösterme, Diliuzun’un bireysel olarak tepki verdiği ve plastik olarak yansıttığı kilit düşünce. 

Ödüle layık görüldüğü “Hemen Yanındaki”, samimiyetsizliğin hemen yanıbaşımızda, bazen bize çok yakın görünenlerde olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Gözlerdeki nüans özellikle çarpıcı ve ressam tarafından ayırdedici bir unsur haline bilinçli olarak getirilmiş. Gözlerdeki samimi olmama hali, resmin ana yörüngesini oluşturuyor ve bu şekilde sanatçının kafasını kurcalayan konuyu bize aktarıyor.

Hayriye Diliuzun, kazandığı ödülü başarı merdivenlerinin ilk basamağı olarak görüyor.

Kendisinin ve sergilenmeye layık görülen diğer 28 ressamın eserleri 27 Haziran’a kadar Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir.

Gerçekten çok güçlü geliyor bu gençler...

Ayça Güzel